cc by behindinfinity
20080620
abla ben kaçari
cc by behindinfinity
20080617
yüzüklerin efendisi kafası yaşamak
3 senedir her yaz tatilinde yaptığım gibi bu sene de kendimi bir mmorpg'nin kollarına attım. indirmesi 12 saat süren deneme sürümlerinden tutun, ayrıca 12 saat süren patchler yüzünden bilgisayarımı nadasa bıraktım, bir süre uyudum. yaptığım testlerden sonra bu seneki oyunun lord of the rings online olmasında karar kıldım. peki oyunda ne tür kafalar yaşandı?




karakter yarattım. hem kitaplardaki isim setlerine uyabilmek hemde kısa bir isim olması için çok kastım, her isim kapılmıştı. sonuçta ortaya rif çıktı. mesleğini uzaktan ok atıp kavgaya girmemek için avcı seçtim. yukarıda karakterin hafif gelişimi ve oyunun en dangoz noktası olan şapkaları görüyoruz. her şapka mı kötü olur? oluyormuş... bir tanesinde şirinler, bir tanesinde çük kafalı japon askeri, bir diğerinde ise ayı yogi oldum.


kavgaya, dövüşe katıldım. bu oyunların anlamsız yanlarından biri de güçlenmek için illa ki dağ başında tavşan kestirtmesi. halk aksiyon istiyor mantığıyla. kitapları okuyanlar bilir; özellikle höyükler ve yaşlı orman çok iyi tasarlanmış. öyle ki höyüklerde dolaşırken odama giren ve üç buçuk atmama sebebiyet veren ev halkını azarlamak zorunda kaldım. bildiğin korktum. fellowship oluşturup daldığımız savaşlarda arkadan ok atıp elimi kana bulamamanın tadını çıkardım. sonra arkadan kıstırılmanın ne demek olduğunu anlayıp ağıtlar yaktım. zor bir zindana yardımcı olacak bir eleman gelmişti. hasta hasta oynadım. baktım sohbete vurup yavaştan alıyorlar. 'abi ben gıda zehirlenmesi yaşıyorum plix beyler elimizi çabuk tutalım kusmadan' gibi harikulade bir cümle ile milleti galeyana getirmeye çalıştım; aldığım cevap ise 'awesome!' oldu. hemen sosyoloji defterimi çıkarıp amerikalıların günümüz sorunlarından birinin her şeye awesome demek olduğunu kaydettim. üstüne en can alıcı yerde elektrikler kesildi, yıkılmadım, bekledim, kazandım.



param yoktu, ırgatlık yaptım. odun kestim, tarla ektim, ekin biçtim, balık tuttum. gittim auction house'ta sattım. piyasada çok pis fiyat kırdım, kısa vadede zengin oldum. ev alacağım at alacağım daha. atım kırmızı olsun. ayrıca elli birim soğan, elli birim lahana sattım ilk oyun. utanıyorum.


baktım hayat yalnız başına çekilmiyor, gittim bir loncaya üye oldum. yaş ortalaması gayet iyiydi, liderimiz kırk küsür yaşında. genlde amerikalılar. 'kasırga geliyor bilgisayarı kapatmam lazım' falan diyorlar. ben gelir gelmez partiye çağırdılar, her cuma gecesi toplanıyorlarmış. onların gecesi bizim sabahımız tabi. "10pmt eastern time" diyorlar, "abi sizin gmt value'nüz kaç?" diyorum, ik bik bik diyorlar, ortaya sabahın beşi çıkıyor, irkiliyorum. ama gitmemezlik de etmiyorum. girişte pipo otuyla bira dağıtılıyor herkese. şarkılar çalınıyor, hikayeler anlatılıyor. şarkı işi nümerik klavyenin her tuşuna bir nota atanarak halledilmiş. kalın ve ince kombinasyonlarını da sayarsak 3 oktav oluyor sanırım. ama elle çalınabileceği gibi abc diye bir dosya türünde hazır şarkılarda çalınabiliyor. sonra gelsin orta dünyada depeche mode'lar. hikaye olayı da, girdiğim sunucu roleplaying ağırlıklıymış, millet elinden geldiğince orta dünyada yaşıyor ve yaşatıyor hissini vermeye gayret ediyor. hatta bazen "abi geçemiyorum bir el atsana" dediğiniz zaman "karakter kasmaya inanmıyorum" gibisinden cevap verenler oluyor. tabi ben bu 10 kişilik partiden sonra ertesi gün 40 kişilik bir festivale gideceğimi bilmiyordum. loncanın biri festival düzenliyor; hizmetçileri bile var, size içecek falan dağıtıyorlar. çok güldüm. online oyunda hizmetçi olmak. en yüce duygunun insanları. ayrıca sanatçılar da tutmuşlar; 'hobbiton philharmonic'. dört kişiden oluşan grup sahneye çıktı, bilindik şarkılar da çaldılar, jam de yaptılar. bizimkilere dedim "olm bunlar ne güzel çalıyor lan" diye. birisi "they are very famous!" dedi başkası "i am a total fangirl." sonra bu ikisini çalılıklarda yakınlaşırken yakaladım ki çok başka bir hikaye. başlığı "orta dünyada sap kalmak".


ilk başta oyun dünyasını küçük sanmıştım, sonra anladım ki orta dünya kocaman, iki tane istanbul! sdfghjkl dere tepe git bitmiyor. şehir şehir gez bitmiyor. her şehirde ilk lokantaya girip "ımmh buranın yemekleri çok güzel" diyerek yaptığım televizyon programından bin yeteleleri götürdüm. yoldaki geyikleri kendime checkpoint belledim.




karakter yarattım. hem kitaplardaki isim setlerine uyabilmek hemde kısa bir isim olması için çok kastım, her isim kapılmıştı. sonuçta ortaya rif çıktı. mesleğini uzaktan ok atıp kavgaya girmemek için avcı seçtim. yukarıda karakterin hafif gelişimi ve oyunun en dangoz noktası olan şapkaları görüyoruz. her şapka mı kötü olur? oluyormuş... bir tanesinde şirinler, bir tanesinde çük kafalı japon askeri, bir diğerinde ise ayı yogi oldum.


kavgaya, dövüşe katıldım. bu oyunların anlamsız yanlarından biri de güçlenmek için illa ki dağ başında tavşan kestirtmesi. halk aksiyon istiyor mantığıyla. kitapları okuyanlar bilir; özellikle höyükler ve yaşlı orman çok iyi tasarlanmış. öyle ki höyüklerde dolaşırken odama giren ve üç buçuk atmama sebebiyet veren ev halkını azarlamak zorunda kaldım. bildiğin korktum. fellowship oluşturup daldığımız savaşlarda arkadan ok atıp elimi kana bulamamanın tadını çıkardım. sonra arkadan kıstırılmanın ne demek olduğunu anlayıp ağıtlar yaktım. zor bir zindana yardımcı olacak bir eleman gelmişti. hasta hasta oynadım. baktım sohbete vurup yavaştan alıyorlar. 'abi ben gıda zehirlenmesi yaşıyorum plix beyler elimizi çabuk tutalım kusmadan' gibi harikulade bir cümle ile milleti galeyana getirmeye çalıştım; aldığım cevap ise 'awesome!' oldu. hemen sosyoloji defterimi çıkarıp amerikalıların günümüz sorunlarından birinin her şeye awesome demek olduğunu kaydettim. üstüne en can alıcı yerde elektrikler kesildi, yıkılmadım, bekledim, kazandım.



param yoktu, ırgatlık yaptım. odun kestim, tarla ektim, ekin biçtim, balık tuttum. gittim auction house'ta sattım. piyasada çok pis fiyat kırdım, kısa vadede zengin oldum. ev alacağım at alacağım daha. atım kırmızı olsun. ayrıca elli birim soğan, elli birim lahana sattım ilk oyun. utanıyorum.


baktım hayat yalnız başına çekilmiyor, gittim bir loncaya üye oldum. yaş ortalaması gayet iyiydi, liderimiz kırk küsür yaşında. genlde amerikalılar. 'kasırga geliyor bilgisayarı kapatmam lazım' falan diyorlar. ben gelir gelmez partiye çağırdılar, her cuma gecesi toplanıyorlarmış. onların gecesi bizim sabahımız tabi. "10pmt eastern time" diyorlar, "abi sizin gmt value'nüz kaç?" diyorum, ik bik bik diyorlar, ortaya sabahın beşi çıkıyor, irkiliyorum. ama gitmemezlik de etmiyorum. girişte pipo otuyla bira dağıtılıyor herkese. şarkılar çalınıyor, hikayeler anlatılıyor. şarkı işi nümerik klavyenin her tuşuna bir nota atanarak halledilmiş. kalın ve ince kombinasyonlarını da sayarsak 3 oktav oluyor sanırım. ama elle çalınabileceği gibi abc diye bir dosya türünde hazır şarkılarda çalınabiliyor. sonra gelsin orta dünyada depeche mode'lar. hikaye olayı da, girdiğim sunucu roleplaying ağırlıklıymış, millet elinden geldiğince orta dünyada yaşıyor ve yaşatıyor hissini vermeye gayret ediyor. hatta bazen "abi geçemiyorum bir el atsana" dediğiniz zaman "karakter kasmaya inanmıyorum" gibisinden cevap verenler oluyor. tabi ben bu 10 kişilik partiden sonra ertesi gün 40 kişilik bir festivale gideceğimi bilmiyordum. loncanın biri festival düzenliyor; hizmetçileri bile var, size içecek falan dağıtıyorlar. çok güldüm. online oyunda hizmetçi olmak. en yüce duygunun insanları. ayrıca sanatçılar da tutmuşlar; 'hobbiton philharmonic'. dört kişiden oluşan grup sahneye çıktı, bilindik şarkılar da çaldılar, jam de yaptılar. bizimkilere dedim "olm bunlar ne güzel çalıyor lan" diye. birisi "they are very famous!" dedi başkası "i am a total fangirl." sonra bu ikisini çalılıklarda yakınlaşırken yakaladım ki çok başka bir hikaye. başlığı "orta dünyada sap kalmak".


ilk başta oyun dünyasını küçük sanmıştım, sonra anladım ki orta dünya kocaman, iki tane istanbul! sdfghjkl dere tepe git bitmiyor. şehir şehir gez bitmiyor. her şehirde ilk lokantaya girip "ımmh buranın yemekleri çok güzel" diyerek yaptığım televizyon programından bin yeteleleri götürdüm. yoldaki geyikleri kendime checkpoint belledim.
havada vürüz dolaşıyor
senede azami bir kez yatağa düşecek kadar ağır hasta olurum ve iki bin sekiz kontejyanımı da doldurmuş bulunmaktayım. sanırım günde ortalama dört saat uyumak bünyemi zayıflattı.
hastalığın ne olduğunu da anlayamadım. ilk başta mideme kramp girdi. o geçti, ateşim çıktı. o geçti, ishal oldum. o geçti, dişim ağrıyor. psikolojik diyeni vururum. gelecekti başıma birşeyler, hissediyordum.
yatakta gereğinden fazla kalıp tavana bakan her insan gibi ben de hayatımı sorguladım. sabahın altısında kalkıp traş olmamdan da bu sonucu çıkarabiliriz.
bir de evde çürüdüğümü farkettim <3
20080613
20080609
laptop dizüstüyse, lapdance?
gazetenin verdiği şu bilgisayarımsıdan, sırf eğlencesi bir tane alıp, kupon biriktirirken nostalji yapmak, bu teknoloji harikası plastik aletle starbaksa gitmek ve tüm ciddiyetimle kahvemi yudumlarken çalışmalarıma devam etmek istiyorum. bende böyle derin ve kesin hisler uyandırdı kendisi.
eskiden böyle miydi? değildi. 12-13 sene önce (bahsedilen geçmiş zaman aralığının büyümesinin insanda yarattığı yaşlandık lan hissi) yine gazete vasıtasıyla bir adet brother laptop almıştım. ekranı renk skalası olarak nokya 3310'dan farksızdı. hard diski yoktu, onun yerine sihirli hafıza pili vardı. bu pil bittiği ve yenisini aramaya üşendiğim için aleti kapatınca bütün bilgiler silinirdi. zaten bilgi falan da kaydetmezdim, en fazla word benzeri programını kullanırdım. yazıları da beraberinde gelen yegane diskete kaydederdim. yaaa, yaa...
sonra, sene '98, ki ben hala o senedeyim, mesela 98'de çekilmiş bir film yeniymiş etkisi uyandırır bende, sonra bir hesaplarım üzerinden geçen zamanı şaşırırım. bilgisayara upgrade oluyoruz, masamın üzerinde bir adet ibm pc. o zaman için özellikleri iyi gibi ama iş bilgisayarı, ekran kartı vasat. oyunlar da 3d diye çıldırmış, hepsi 3d destekli hızlandırıcılı kartlar istiyor, şımarmışlar ve iğrenç grafikleri var. çılgınlar gibi bilgisayar oynuyorum, hayatımın bir dönemi öyle geçiyor. henüz internetim yok ama internetle tanışığım ve arzuluyorum kendisini. hard diski 2.1gb, ram 32 idi sanırım, şaka gibi. sonra eskidi bu baya, ben de müzik setine dönüştürdüm.
şu an kullandığım packard bell dizüstünü almam ise iki sene öncesine denk gelir. özellikle yurtta çıldırmamı engelleyen bu aleti alma olasılığım doğduğunda piyasayı çok iyi incelemiş, kafamda fiyat-performans tabloları yaratmış ve seçenekleri ikiye indirmiştim. biri çok makul fiyata harika sistem sunan packard bell, diğeri giriş seviyesi macbook. macbook'a son ana kadar tavdım ama mantığın sesini dinleyerek packard bell aldım ve pişman değilim. daha sonradan müzisyen bir arkadaşın sahne bilgisayarı olduğunu fark edecek, iki arkadaşın daha aldığını öğrenip 'lan olm bizimkilerin ekran kartı yetmez o oyuna' muhabbetleri çevirecektik. oyun da oynamıyordum eskisi kadar zaten. internet açılmak gereken yeni bir mecra olarak gözlerimin önüne serilmişti. hayır aslında dağın tepesindeki yurtta yapacak başka iyi şey yoktu.
aradaki geçişlerde nice handheld alet kullandım, onları da anlatırım ilerde -.-' (henüz böyle diyip anlattığım şey olmadı. bkz: tuvalet yazısı)
20080608
uyuyan insana "uyuyor musun?" denir
zaten uyumuyorum.
zaten bilgisayar kırk sekiz saatte bir kapanıyor, soğusun diye.
zaten kredi kartıma peşin fiyatına altı taksit yapmadılar.
zaten soğuk gözüküp nemle kavuran bu havalarda pantolonlu bünye pişik oluyor.
ziyan oldum.
okul adamı iyi oyalıyormuş. ne yapacağımı bilemedim bir haftadır. belki de iş aramalıyım *-*
israil - iran sürtüşmesinden yeni bir dünya savaşı çıkabilir mi? bakınız havada uçan nuke'ler. uzun sürmez çıksa da.
clinton'ın obama'ya o kadar çamur attıktan sonra yarıştan çekilip adamı desteklemesi türkiye'ye olan inancımı tazeledi. bizimkiler bir kaç gün saklanıyor lan ne güzel.
bir de şu acunun kutu açmacalı programı. geçen izledim biraz a-ah; tanıdık bir melodi. yaklaştım. bu müziği unutmama imkan yok. yaklaştım. bildiğin fallout müziği. inanamadım. zaten önceden kullandıkları bir müzik de bana exorcist'i hatırlatırdı. abi bunlar sizin müziğinizi kutu açmacalı yarışmada kullanıyorlar diye mektup yazmak lazım.
ha bir de; oks & öss öncesi türbelere gitmek... paha biçilemez ahaha
20080604
20080602
bunların hepsi müstakbel katil
last.fm'de yaratılan dexter sinerjisine bakınız. shoutbox pls. gözlerim yaşardı ;_;
Subscribe to:
Posts (Atom)
